Anılar

                                        

                                           ŞÖVALYE   "KARA BATTAL"


GÖK GÜRÜLTÜSÜ "NAFİ"


 
Döneminin çok iyi müzik yapan bir grubuydu, Keşan Subay Orduevi Orkestrası..

Gerçekten, hit olmuş parçaları çok iyi yorumlardık.. Herkesin bildiği gibi, beş kişi idi grubumuz...

Org'da yani klavye'de Erkan, solo-ritm gitar ve solist olarak Rıza, bas gitarda Nafi, davulda Kaya ve Aziz..

Evet iki adet davulcu arkadaşımız vardı.

Ancak, Kaya aynı zamanda yazıcı çavuş olduğu için sorumluluk yüklü idi. O yüzden genellikle askeri işlerin yoğunlu nedeniyle, zaman zaman davul çalardı. Davulculuk görevini ise Aziz yürütürdü çoğu zaman..

* * *

Ben bu yazımda Nafi'ye yer vermeyi düşündüm. Unutulmayan, renkli bir kişiliktir kendisi..
Kişiliğinin renklerle bezenmiş olması ona ayrı bir özellik kazandırmıştır. İşte bu yapısı sayesinde, arkadaşlar arasındaki bütünleşmenin de mimarı olmuş, ömür boyu unutulmayacak çok değerli yüzlerce anının yaşanmasını sağlamıştır.

Nafi çok candan, iyiliksever, içi dışı bir, asla ard düşüncesi olmayan temiz bir arkadaşımızdır... Diğer bütün arkadaşlarımızı asla ayırmıyorum. Onları buradan tenzih ederim. Hepsi ayrı ayrı birer değerdir...

Dedim ya, Nafi renkli bir arkadaşımızdır diye..

Renkliliğinin oluşturduğu yaşamı ise adeta fıkralara konu olabilir..Asla abartmış değilim.. Ve herkesde bir anısı vardır Battal'ın...

Nafi'nin diğer bir görevi de yazıcı olmasıdır. Orduevinin bütün nöbet çizelgesini o hazırlar... Kimine tüfekli nöbet yazar, kimine koğuş nöbeti.. Çavuşlara da kolluk nöbeti..

Ancak, burası çok önemli....

Herkes ister istemez iyi geçinirdi sevgili Battal'la..

Sıkıysa biri takışsın.. Bir bakarsınız en güzel saatleri (!) giydirivermiş o arkadaşa..

Mesela, gece 03.00-05.00....Uykunun en tatlı anları...

Senmisin takışan.. Al bakalım...

Fakat Nafi kardeşimizin, müzisyenlerle özellikle orkestra elemanları olan bizlerle fazla sorunu olmazdı. Genellikle gece müzik yaptığımız için, tabi ki gece 02.00 civarında yatabilirdik.. O da, enstrumanların, tesisatın ve kabloların toplanmasının zaman alması nedeniyle.. O da anlayışlı davranırdı(!)..

Şimdi gelelim Nafi'nin müzisyenlik yönüne...

Değerli kardeşimiz bas gitar çalardı, çalardı da, bazen sesleri kaçırır, yani melodinin esas tonunun dışına çıkar, ayrı bir tondan yürüyüp giderdi kardeşim Battal...

"Ya Battal.. Lütfen parçayı iyi dinle tonunu kaçırma, bak detone oluyorsun, yanlış sesler çıkıyor!"

diye çoğu kez uyarırdık kendisini.. Başlarda doğru ses basar ve melodinin kendi tonlarınına sadık kalmaya özen gösterirdi...

"çok iyi gidiyor, aman bozma" derken, bir bakarsınız yine ton kaçmış..

Değerli arkadaşlar,

Bunun böyle olamayacağını bir gün ciddi ciddi kendisine anlattık..

Gerçekten dikkate aldı.. Tonları tutturdu.. Baktık bir süre hiç detone olmuyor..

Bunun nedenini, sık sık prova yapmamaya bağladık.. Çünkü Nafi'nin yazıhanede evrak işleri de yoğun oluyordu.

Ayrıca hafta sonları müzik yapabiliyorduk. Hafta arası çalmıyorduk.

Fakat, bu durgunluk, birgün bir bozuldu.. Bir gece,"Topçu gecesi", bir gece "Piyade gecesi', "Muhabere gecesi', derken gecelerin ardı arkası kesilmemeye başladı..

Müthiş bir yoğunluk, sonu gelir gibi değil..

Gece boyunca, bir orkestra, bir türk müziği, bir halk müziği gurupları ayrı ayrı sahne alıyor.. Hepsi asker.. Hepsi arkadaşlarımız..

Bir gece yoğun bir repertuar sunarken, sahnede anfiden "cızır", cızır"," caz, cuz" gibi, bazen de gök gürültüsünü andıran acaip acaip sesler gelmeye başladı.

Bir anda anlayamadık..

Sesler Nafi'nin bas gitarının bağlı olduğu "Anfi"den geliyordu.. Hem çalıyoruz, hem de birbirimize bakıyoruz..

"Bir arıza oluştu" diye düşünürken, gözlerim bir anda Nafi'nin sağ eline takıldı.

Pena tuttuğu sağ eline.. O da ne..

Baktım ki, cici kardeşim Battal, jiletle(!) çalmaya çalışıyor... İnanamadım. İnce bir metal.. Pırıl pırıl parlıyor.. Resmen jilet... Gözlerime inanamadım...Böyle bir şey nasıl olur?..

Kendimi hemen toparlayıp, anfiden volüm düğmesini kapattım. Bir süre sonra ara verip, sahneden iner inmez.. Hepimiz hem şaşkın hem de kızgın:

"Sen ne yapıyorsun battal, pena yerine jiletle çalınır mı. Telleri keseceksin yahu? diye nerede ise üzerine atlayacaktık.

Bizim Battal," kaybetmişim. Ben de mecburen jilet kullandım.. Başka bir şey bulamadım" diye kendisini savunmaz mı?..

Bu olaydan sonra Nafi, artık gittikçe penaları kaybetmeye başladı..

Ne zaman bulup temin etsek, sahneye çıktıktan bir süre sonra pena kayboluyor.. Hatta bazen de, yedek pena yerine, cebine düğme atmış.. Arasıra onu çıkartıp çalıyordu..

Bu durum, inanın çok kafamıza takıldı.

Ancak, bunda bir iş var.. Sahneye pena ile çıkıyor.. Pena bir süre sonra kayboluyor..

Evet, en sonunda neden olduğunu çözdük nihayet.

Sıkı durun, sonucu açıklıyorum:

Bizim Battal sahneye çıktıktan sonra, gözü salondaki kızlara takılıyor.. İçlerinde eğer gözüne kestirdiği biri varsa, onunla "telepatik" yolla iletişime geçiyor. Başlıyor ışınlar göndermeye..

Melodilerin nostaljisi de buna katkı yapınca bizim "Battal" büyülü biçimde , "rüyalarda buluşmalara" dalıyor..Ve kendisini kaptırmaya başlamasıyla birlikte penalar da ellerinden kayıp gidiyor.

Bir an kendine gelip, penanın olmadığını görünce de önemli mi?.. nasıl olsa "alternatif" penalar var. Çıkartıyor, "jileti", "düğmeyi" aynen devam. Devam ederken, "gök gürültüsü" efektleri de bir yandan melodileri zengileştirmeyi sürdürüyor ama bu Battal'ın düşüncesine göre tabii ki...

Transa geçiş sırasında, görevli bir asker kardeşimiz, anfinin volümünü kapattığı için, gök gürültüleri sadece ve sadece Nafi tarafından dinlenebiliyordu.

Bir gün, aklı fikri kızlarda olan kardeşimiz Battal, anfiyi kapatttım diye bana "saydırmaya" başladı. Ben de ona saydırdım.

Hatta," senin yüzünden kızı kaçırdım" demez mi?.. " Battal şunu anla bozuk sesler çıkıyor. Hava atacağına, penayı kaybetme" dedim...

İyi ki dedim..

Ertesi gün nöbetçi çavuşluğunu bana giydirmiş sağolsun..

24 saat çok iyi geldi(!) hani tam üstüne..

Sabah içtimada devir al, kolluğu tak ertesi sabah teslim et...

Bütün orduevinin her şeyinden sorumlusun, gelen giden, mutfak, mal alımı, temizlik, nöbetçiler, ne ararsan hepsi var..

Rıza ÜNLÜ
----------------------------------------------------
 
MEKTUP

Yine uzun süren kutlamalı bir gecenin ardından, yine bir sabah "Koğuş kalk" anonsunu duyar duymaz, sabah yorgun argın ayağa dikildim.

Eğitim elbisesini giyip, önce bir wc ve yüz yıkama, derken sabah çorbasını kaşıkladıktan sonra, eratı manga manga ayırıp, bahçede mıntıka temizliği yaptırıp, içtima için toplandık.

Tekmil verilmesi için Hizmet Kısım Amiri'miz Başçavuş Halis Kavak'ı beklemeye başladık.. 5-6 dakika gecikme ile geldi içtima alanına..

Ancak, elinde iki adet zarfın bulunduğu, benim gibi arkadaşların da dikkatini çekmişti.. O gün nöbetçi çavuş olan Aziz'in erata "Rahat", "Hazır ol", "Dikkat" komutu üzerine tekmilini verdi Bşçvş Kavak'a..

Halis Kavak,"Merhaba asker"

-"Sağol"

-"Nasılsınız?"

-"Sağol"

-"Rahat!.."

dedikten sonra..

-"Arkadaşlar.. Gördüğünüz gibi elimde iki adet mektup var. Birisi bir süre önce terhis olmuş bir arkadaşınızdan bana gönderilen bir mektup.. Diğeri ise, babasından  halen sizlerle birlikte askerliğini yapan bir arkadaşınıza gönderilen mektup.. Şimdi bunları birlikte okuyacağız.. Ondan sonra düşüncelerimi söyleyeceğim.."

-"Rıza gel"

demesi üzerine..Şaşkın şaşkın yanına gidip selam verdim. Ama hiç renk vermemeye çalışıyordum.. Mektupları elime tutuşturdu.

Ancak, birtanesini üzerindeki yazı karakterinden hemen tanıdım.  Bu (rahmetli) babamın el yazısı ve mektup bana yazılmıştı.

-Başçavuş,"önce bunu oku" dediği mektup ise, Yaklaşık bir ay önce terhis olmuş, kantinde görevli arkadaşımız Metin'e ait...

Başladım okumaya, ama bir iki satır sonra gülmemek için zor tutuyordum kendimi.. Neler mi yazıyordu?

Aklımda kalanları aktarayım..

- "Ey, Halis Kavak.. İstanbul'a asla gelme.. Seni yakalarsam, hayatını söndüreceğim.. Seni pislik herif seni.. Azmı çektirdin ulan bize.. Allah  geride kalan  arkadaşlarıma yardım etsin. Seni asla affetmiyorum. Gördüğüm yerde kabak gibi oyacağım, hıyar herif" gibi ifadelerle doluydu..

İnanın çok zor okudum.. Tabi ben okudukça arkadaşlar da gülmekten yerlerinde duramıyorlardı.
Güç bela sonunu getirdim mektubun..

-"Şimdi diğer mektubu oku bakalım" dedi, Halis Kavak..

Babam; asker, emekli bir subay olduğu için tabi askerliği seviyor. Ama Allahım neler kaleme almış..Biraz da o mektuptan aktarayım sizlere:

-"evladım. Vatani görevini ifa ediyorsun. Askerliğin temeli disiplindir. Amirlerine kayıtsız şartsız iteat edeceksin. Aman, en ufak bir disiplinsiz hareketin olmasın..Kendini amirlerine sevdirmeye çalış..Amirler mutlak iteat eden askeri severler.. Ama, hiç bir zaman sevdiklerini belli etmezler. Onlar bir babadan farksızdırlar.. Göreyim seni evladım, askerliğini en iyi şekilde bitirip, alının akıyla teskere almaya çalış. İnanıyorum görevlerini layıkı ile, en iyi biçimde yerine getireceksin. Haydi, Allah'a emanet ol yavrum"..

Bu ifadeler üzerine ikinci kez arkadaşlar gülme krizine tutuldu. Ben zaten kopmuştum..Yere düşmemek için zor duruyordum ayakta..Satırları bitirdikten sonr,Halis Kavak;

-"gördünüzmü arkadaşlar. Tezkere alan arkadaşınızın ahlakı belli.. Bu olacak iş mi.. Ötekinde ise bir babanın oğluna ettiği tavsiyelere bakın.. O yüzden sıkıntılarınızı, dertlerinizi mutlaka bana gelip anlatmanızı istiyorum. Beni bir baba gibi görün"

Başçavuşla  limoni olan aramız, babamın o mektubundan sonra düzeldi. Zira müzisyenleri hiç sevmezdi kendileri.. Hiç olmazsa, diğer arkadaşlarımızla arasında olan buzlarda biraz olsun eridi.. Bizlere daha insaflı olmaya başladı...

Dedim ya, nedense adam müzisyenlere gıcıktı, hiç sevmezdi.

Ama, Orduevi müdürümüz tankçı albay Hüsnü Güzelli (hayatta ise kulakları çınlasın, yoksa rahmet olsun) ise müzisyenleri çok severdi..

Orkestra olarak ne zaman prova yapmaya kalksak, Kavak Başçavuş gelir, mutlaka bir görev verir ve bizi engellerdi.

Onun için doğru dürüst ne prova yapabilirdik, ne de yeni şarkıları çalışırdık..

Ne zaman Albay," çalışmalarınız sürdürün. Yeni şarkılar çalışın" emrini verdiği zamanlar karışamazdı. O emir uzun bir süre geçerli olur, bizde rahatlıkla çalışmalarımızı yapardık. Ama ne zaman albay, orduevi dışına çıkarsa, o zaman tepemize biner, hepimize ayrı ayrı ilgisiz görevler verirdi..

Yeterki, enstruman çalmayalım. Ona göre asker askerdir, emir kuludur, müzisyenlik yapamaz..

Hani denir ya,"asker yat, asker kalk, sol sağ, bir...iki.." misali...

Rıza ÜNLÜ
 
BU SİTE 1974-1975 YILLARINDA "KEŞAN SUBAY ORDUEVİ"NDE GÖREV YAPAN PERSONELİN KURDUĞU SİTEDİR
 
 
Bugün 8 ziyaretçi (10 klik) kişi burdaydı!
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol